Tarihçe A  A  A
TÜSİAD Retro

 


Kapalı Ekonominin Krizleri ve TÜSİAD’ın Kuruluşu

1950-1970 kapalı ekonomi dönemi, yarattığı siyasi, ekonomik ve sosyal krizlerin de etkisiyle, 1973’te birinci petrol şokuyla kısmen, 1980’te ikinci petrol şokuyla fiilen sona erdi ve 1986 yılında “Türk Parasını Koruma Kanunu”nun yürürlükten kalkması ve “Döviz Kuru Rejimi”nin serbestleşmesiyle son buldu. Bu yeni dönemde, serbest ekonomi kurallarının benimsenmesiyle “girişim” (enterpreneurship) özgürlüğünün ülke sathına yayılması ve yankı bulması için objektif şartlar oluştu.

TÜSİAD’ın da kuruluşu ve gelişimi, bu iktisadi arka planla parallellik arzetti. TÜSİAD’ın 1971 yılında kuruluşu, işlemeyen ve kriz üreten kapalı ekonomi sistemine iş dünyasının bir tepkisi mahiyetinde oldu. 1969-1970 yılları, ABD’nin Vietnam savaş harcamalarının ulaştığı boyut nedeniyle resesyona girdiği ve 1971 yılı da Başkan Nixon’un doları altından koparmasıyla uluslararası para sisteminin (Bretton-Woods) çöktüğü yıldır.

Bu iktisadi gelişmeler, iş dünyasında, “kapalı ve kamu güdümlü ekonomik sistem” korunarak Türk ekonomisinin yola devam edemeyeceği ve devam edilmek istendiği takdirde ülkenin ciddi refah kaybına uğrayacağı yönünde bir değerlendirmeye neden oldu. TÜSİAD’ın kurucu başkanı Sayın Feyyaz Berker’in 23 Ağustos 1971 tarihinde merhum Abdi İpekçi ile Milliyet gazetesinde yaptığı söyleşi ve  2008 yılı aralık ayında yayımlanmasını sağladığı “TÜSİAD’ın İlk 10 Yılı” (Doğan Kitap) isimli kurum tarihi, “Ortak Akıl” olarak tanımlanan bu bilincin açık ifadesidir.

İş dünyası çözüm üretiyor

Türk iş dünyası, 1950-1970 arası oluşan yapıyı ve dünya ekonomisindeki gelişmeleri gözönüne alarak, kendisine 1970-1985 döneminde takip edeceği yeni bir strateji çizdi. Bu strateji uluslararası rekabete açık “serbest piyasa ekonomisi” stratejisi olmuş ve 15 yıl süreyle TÜSİAD bu yaklaşımı kamuoyunda dillendirdi, savundu ve gerekli bilimsel çalışmalarla da destekledi. 1980-1984 döneminde, bu strateji, yapılması gereken reformların gecikmesi nedeniyle, yönetim kurulu başkanlığını yürüten merhum Ali Koçman döneminde hükümetle siyasi bir çatışmaya da dönüştü.

Sonuç olarak, siyaset kurumunun da TÜSİAD’ın stratejisini biraz da iktisadi ve sosyal şartların baskısı altında benimsemesi, ülkemizde “girişimci” sınıfın genişlemesine ve derinleşmesine yol açtı. Başta Anadolu’da yeşeren Sanayici ve İşadamı Dernekleri (SİAD) ve oluşturdukları Türk Girişim ve İşdünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) olmak üzere, diğer iş dünyası örgütlerinin gönüllü temelde serpilmesinin ve yayılmasının arkasında bu “TÜSİAD Stratejisi” bulunmaktadır. Nitekim, TÜSİAD’ın bu örgütler tarafından örnek alınması ve “duayen”lik atfedilmesi de bu gerçeği yansıtmaktadır. İş dünyasının güçlenmesi ve ülke sorunlarına eğilecek ve çözüm üretecek olgunluğa erişmesinin Türkiyemiz açısından çok olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmesi gerekir. Katılımcı ve çoğulcu demokrasinin gerekli şartı, örgütlü ve olaylara tepki verebilen bir sivil toplum yapısının oluşmasıdır. Bunun önkoşulu ise bağımsız yargı ve özgür basındır.

Ekonomik olarak Dışa Açılma ve AB’ye Tam Üyelik Süreci

1985-2005 yıllarında, 1987’de AB’ye üyelik başvurusu sonrasında, önce zor bir adaylık kabülü sürecinden geçtikten sonra katılım müzakerelerinin başlamasıyla, Türkiye’de yeni bir dönem açıldı. TÜSİAD, bu dönemde ekonomik uyum ve demokratik standartların AB düzeyine yükseltilmesi alanında da üstüne düşen bilimsel çalışmaları yaptı, bu çalışmaları kamuoyuna mal etti ve önce Brüksel sonra Washington, Berlin, Paris ve Pekin’de açtığı temsilciliklerle uluslararası temsil gücünü artırmıştır.





 


 

Elverişli uluslararası konjonktürün etkisiyle, 2002-2006 döneminde, ekonominin ortalama yüzde 7.5 büyümesi, ihracatın 100 milyar doları aşması ve 2.6 milyon istihdam yaratılmış olması, Türkiye’de mevcut orta gelirli kesimin refahının ve dolayısıyla tüketim ve konut talebinin artması sonucunu doğurdu. “Girişim” özgürlüğü yaygınlaşmış, iş dünyası örgütleri güçlenmiş ve ekonomik olarak dışa açılma, geleneksel siyasi ideolojileri zorlamaya başladı. Tüm yelpazede yer alan siyasi parti programlarındaki çelişkiler de buradan kaynaklanmaktadır. Ekonominin hızla küreselleşmesine ve kuralların Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası gibi örgütlerde konulmasına karşılık, siyaset, yerelliğini korumaya devam etmektedir.

Başarı, siyaset kurumunun, yerel nitelemelerden uzak kavram ve açılımları kullanarak, rekabetçi küresel ekonomik ortamda ülkeyi hakettiği ölçülerde konumlandırmasından geçmektedir. Evrensel boyuta sahip olmayan her değişim çabasının hızla başarısızlığa sürüklendiği bir ortamda, Türk siyasi hayatının da siyasi partiler yasası, seçim sistemi gibi temel eksikliklerini tamamlayarak, evrensel standartlara ulaşması, uluslararası entegrasyonumuzu hızlandıracak, refah düzeyimizi yükseltecek ve demokrasimizi geliştirecektir.