Sevgili Konuklar,
TÜSİAD Yönetim Kurulu adına sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Malesef dün akşam üzeri Ankara'da düzenlenen terör saldırısıyla toplum olarak bir kez daha sarsıldık. Ben bu tarifi imkansız, insanlık dışı saldırıda hayatını kaybeden herkesin ailelerine ve yakınlarına başsağlığı, sabır ve yaralılara da acil şifalar diliyorum.
Öncelikle konuşmama Türkiye ekonomisinin dinamosu 1500 firmamızda yapılan araştırma sonucunda belirlenen 50 en etkin CFO’muzu, yani sizleri kutlayarak başlamak istiyorum. Aslında listeyi incelediğimde 35 yıllık meslek yaşamımda yolumuzun kesiştiği ve başarılarına, kabiliyetlerine tanık olduğum birçok dostumu da listede görmekten son derece memnun olduğumu burada belirtmek isterim. Fortune Dergisi'nin bu sayısına baktığımda, Data Expert'in katkılarıyla hazırlanan listeyi sunarken aynen dergi şu ifadeleri kullanmış: "Şirketlerde CFO'ların yetki ve sorumluluğu her geçen gün artıyor. Özellikle kriz dönemlerinde finansman ve maliyet yönetimindeki becerileriyle CFO'lar giderek daha fazla öne çıkıyor.” Aslında bu ifadeler beni 2006 yılına TÜSİAD'da Finansal Raporlama Çalışma Grubu Başkanlığı yaptığım döneme götürdü. Biz o dönemde “Şirketlerde Büyümenin Finansmanı” başlıklı bir seminerde CFO’ları biraraya getirmiştik. Aynen o seminerde de 10 yıl önce verdiğimiz mesajlar tümüyle Fortune Dergisi'nde belirtilen ifadelerdi. Bunu da son derece anlamlı bulduğumu bir kez daha teyit etmek isterim.
Biz o toplantıyı yaptığımızda aslında toplantıya katılan CFO'lar kendilerini bir araya getiren bir platformun eksikliğinden bahsetmişlerdi. Sanıyorum bu tür toplantılar güçlü CFO'ları bir araya getirerek bu tür eksikliklere de ciddi bir katkı yapacaklar.
Ben bugün sizlerle aslında izlemekte olduğumuz hızlı değişimi ve bu değişimde fırsatlar ve zorluklar nerelerde sorularına ilişkin bazı görüşlerimi paylaşacağım.
Ama öncelikle birlikte bir dünya gündemine bakalım. Hepimiz biliyoruz, dünya Çin ekonomisine hiç olmadığı kadar odaklanmış durumda. Sadece Ocak ayında Çin’in piyasalardan gerçekleştirdiği borçlanma Norveç, Avusturya, İran gibi ülkelerin milli gelirinden daha yüksek, 520 milyar dolar. Ekonomi yavaşlıyor ancak borçlanma ve kredi genişlemesi devam ediyor. Bu oldukça endişe verici bir gelişme.
Bir diğer başlık hepinizin yakından takip ettiği negatif faizler. Japonya, İsveç, İsviçre, Danimarka ve Avrupa Merkez Bankalarına parasını koyan bankalar koyduklarından azını geri alıyorlar. Birçok şirket halihazırda nakit paranın üzerinde oturmayı tercih edebiliyor. Bugün artık 500 Euro ve 100 Dolar banknotların tedavülden kaldırılacağından bahsediliyor.
Amerika’da resesyon ihtimali küçük de olsa belirdi, hatta gerekirse orada bile negatif faiz kullanılabileceğini Merkez Bankası Başkanı Yellen’dan duyduk. Avrupa’da ise en iyi bilinen bankalar yatırımcılarını finansal sağlamlıklarına ancak hisse senedi geri alımları ile ikna edebildi.
Bütün bunlar aslında finansal koşulların hızla değişebildiği hassas zamanlardan geçtiğimizi bizlere çok net bir şekilde gösteriyor. Hazırlıklı olmak neredeyse mümkün değil. Böyle zamanlarda sadece yeterince esnek ve adapte olabilme kapasitesi yüksek olanlar kazanıyor, ya da hiç değilse kaybetmiyorlar. Sanırım son dönemde dünyadaki gelişmelere bakıldığında bu ortamın kazananı yok demek hiç de yanlış olmaz.
Herkes için hayat zor ise, biliyoruz ki CFO’lar için daha da zordur. Ernst and Young tarafından 641 üst düzey yöneticiyle yapılan araştırmaya göre CFO’ları bekleyen en büyük riskler 3 ana başlık altında sıralanmış;
- Giderek çetrefilli hale gelen düzenlemeler
- İkinci olarak paydaş ilişkilerinin yönetimi
- Üçüncü olarak da yeni ve bilinmeyen riskler olarak raporlanmış.
Ben bugün sizlerle biraz olsun yeni ve bilinmeyen riskler ve fırsatlar üzerindeki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Bir düşünceye göre aslında önümüzdeki 20 yıl çoktan tasarlandı. Birçok kaynak, yönetişim sorunlarını, başta su olmak üzere kaynak kıtlıklarını, iklim değişikliği, nüfusun yaşlanması, çatışmalar, göç, işsizlik gibi riskleri öne çıkartırken; paylaşım ekonomisi, büyük veri, 3 boyutlu baskı, genetik araştırmalarını ise en büyük fırsatlar olarak tartışıyor. Riskleri ve fırsatları görüyoruz, ama ne yapacağımızı biliyor muyuz? Bence bizler için asıl önemli olan soru da bu.
Az önce saydığım riskler ve fırsatlar operasyonel ve iş süreçleri anlamında kimilerinin kendilerini rahat hissetmedikleri alanlar. Çünkü başka bir anlayış, yaklaşım ve sorun çözme yetilerini de beraberinde getiriyor. Bu noktada sizlere hem bireysel olarak, hem de kurum olarak kendinizi bir kez daha sorgulamanızı rica ediyorum. Öncelikle soralım: önümüzdeki yılları en iyi şekilde değerlendirebilecek bilgiye, öngörüye, çevikliğe ve esnekliğe acaba sahip miyiz? Bu bilgi ve yetilerle kendimizi donattık mı? Yoksa kendimizi nereye çıkacağımızı bilmediğimiz bir labirentin içinde gibi mi hissediyoruz?
İşte iyi CFO’yu mükemmel CFO’dan ayıracak olan da bu. Aslında bu yeni dönemde bu stratejiyi hem şirketi hem de kendisi için kurgulayabilen CFO ve bu CFO’yu da elinde tutmayı başarabilen şirket kazanacak. Son finansal kriz CFO'ların şirkette sadece finansmandan sorumlu tutanlar değil daha çok stratejik bir ortak olarak rol almaları gerektiğini ortaya çok açıkça koydu. Mevcut düşük talep ve belirsizlik ortamı bu yaklaşımı daha da haklı çıkarıyor.
Teknolojik gelişmeler CFO’ların stratejik ortak rolünü destekliyor. Dijitalleşme ve büyük veri sayesinde kurumlar giderek müşteriye çok daha yakınlaşıyor, onlar hakkında daha fazla veriye erişiyor, eğilimlerini daha yakından gözlemleyebiliyorlar. Yeni teknolojileri kullanmayı bilen CFO’lar verileri analiz etme yeteneklerini kullanarak şirket içerisinde geleceğe ilişkin stratejik kararlarda daha önemli bir rol üstlenme şansına eskisinden çok daha fazla sahipler.
Sevgili Dostlar,
Şirketlerin bu yeni düzen içerisinde yeri, sorumluluğu ve rolünün de değiştiğini görüyoruz. Artık sadece kar amacı güden kurumlar değil, yönetim tarzları ile dokundukları insanlar ile konuşturdukları ortamdan sorumlu çevresine rol model olan kurumlar ön plana çıkıyor. Dünya genelinde toplam 13.6 trilyon dolar değerinde varlık yöneten yatırımcılar yatırım kararlarını verirken çevresel, sosyal ve yönetimsel konuları da göz önünde bulundurduklarını da söylüyorlar. Bu oran tüm küresel yatırımların yaklaşık yüzde 22'sine denk geliyor. Henüz yatırımcılar sizden bu bilgileri talep etmediyse, emin olun çok yakın zamanda edecekler.
İşte tam da bu noktada entegre rapor, şirketlerin finansal ve finansal olmayan risklerini ve bu riskler arasındaki bağlantıları ortaya koyan bir raporlama yöntemi olarak talep görüyor. Finansal raporlar şirketin geçmiş performansına dikiz aynasından bakarken, entegre rapor, operasyonların finansal verilerle bağını kurarak şirketin toplam yarattığı veya yok ettiği değeri ortaya koyar. Bizler artık şirketlerimizde departmanlar arası silo anlayışını yıkmalı, şirketlerimizde entegre düşünce yapısını hep birlikte inşa etmeliyiz. Burada da CFO’lara çok önemli bir rol düşüyor.
TÜSİAD olarak geçtiğimiz yıl hazırladığımız "Kurumsal Raporlamada Yeni Dönem: Entegre Raporlama" rehberinin entegre raporlama yapmayı düşünen şirketlerimize bir kaynak sunmayı yol göstermeyi amaçladık. Bu rehbere TÜSİAD WEB sitesinden rahatlıkla ulaşabilirsiniz.
Değerli Arkadaşlarım,
Her konuşmada istisnasız teknolojinin gelişimi ile dijitalleşen bir dünyadan bahsediyoruz. Tüm bu gelişmeler şirketlerin yönetimlerini de yeni bir evreye taşıyor. Er ya da geç tüm şirketler iş modellerinde, üretim süreçlerinde dijitalleşecek. Hatta önümüzdeki 30 yıl içinde şu anki işlerin %50’sinin makineler tarafından yapılacağı öngörülüyor. Bu beklentiler sürekli paylaşılıyor. Yeni bir veri olmaktan çıktı. Önemli olan bu değişimi doğru adımlarla hayata geçirerek şirketlerimizin rekabet gücünü kaybetmeden koruyabilmek.
Fortune dergisinde, American Institute of CPAs ve kardeş kuruluşu the Chartered Institute of Management Accountants’ın 16 farklı ülkede 300 kıdemli yöneticiyle yaptığı araştırmasına yer veren bir makale yayımlandı. Burada büyük verinin şirketler içinde nasıl daha fazla rekabet avantajı sağlayacak şekilde kullanılacağına dair öneriler ve tespitler yer alıyor.
Bu kapsamda ortaya konulan tespit ve önerileri sizlerle paylaşmak isterim.
1. Veri kullanımıyla hangi spesifik soruya cevap arandığı ve sonrasında doğru bilginin organizasyon içinde nerede var olduğunun bulunması dikkatle ele alınması gereken bir süreç.
2. Verileri yorumlamakta yeterli deneyim kazanılmadan önce şirket bünyesinde büyük inisiyatifler oluşturulmak yerine, daha küçük çaplı, güçlü şekilde odaklanılmış projeler büyük farklar yaratabilir.
3. Belki de en zorlu engel, şirket içi politikalar. Birçok kurumda veri toplamayla ilgili bölge savaşları ve bilginin karar alıcılara ulaşmasını engelleyen bir bürokrasi var. Bilgi akışının şirket içi bürokrasisini aşarak hızlıca doğru kişilere ulaşmasını sağlayacak olan şey ise bütüncül düşünen ve işbirliğine önem veren yöneticiler, yani sizler…
Değerli Dostlarım,
Artık rakipleriniz her ürüne ve hizmete veri gözüyle bakanlar, veriyle çözüm üretenler, veriyi paylaşanlar, toplulaştıranlar… İşte bu nedenle sorumu yineliyorum: Bu yeni dünya için hazır mıyız? Yoksa kurumların dar, dolambaçlı denizlerinde tek tipleşiyor musunuz? En etkin 50 CFO havuzunda kendinize ne kadar ömür biçiyorsunuz? Sizleri bu sorularla bırakırken Davos’da 2016 yılında toplantılar sonunda yayınlanan 36 tane en iyi sözden 2 tanesini seçerek sizlerle paylaşmak istedim.
“Bir şirketin gelecekteki başarısının önündeki en büyük engel geçmişteki başarısıdır” ve “Hız yeni dünyanın para birimi”. Sizlere katılımınız için çok teşekkür ediyorum.
TÜSİAD Faaliyet Raporu 2015
TÜSİAD’ın 2015 yılı faaliyetleri ile ilgili bilgi içeren “TÜSİAD 2015 Çalışma Programı”na buradan ulaşabilirsiniz.
TÜSİAD 2015 Çalışma Raporu
TÜSİAD’ın 2015 yılı faaliyetleri ile ilgili bilgi içeren “TÜSİAD 2015 Çalışma Programı”na buradan ulaşabilirsiniz.
2016'ya Girerken Türkiye ve Dünya Ekonomisi
"2016'ya Girerken Türkiye ve Dünya Ekonomisi" Raporu'nda küresel düşük talep sarmalı etkisinde 2015 yılı Türkiye Ekonomisi değerlendirmesi ve 2016 tahminleri sunuluyor.
TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symes’in "TÜSİAD 46. Genel Kurul” Toplantısı Açılış Konuşması
Sayın Başkan, Divan’ın değerli üyeleri, saygıdeğer TÜSİAD üyeleri ve medyanın değerli temsilcileri,
Bu yılki Genel Kurulumuzu, Yüksek İstişare Konseyimizin eski Başkanı, TÜSİAD Onursal Başkanı, değerli üyemiz ve hepsinden önemlisi yeri doldurulamayacak dostumuz Mustafa Koç’un vakitsiz vefatından duyduğumuz acı henüz çok tazeyken yapıyoruz. Başta Koç ailesi olmak üzere, tüm sevenlerine, dostlarına, çalışma arkadaşlarına ve TÜSİAD üyelerine bir kez daha başsağlığı dileklerimi sunuyorum.
Değerli üyeler,
Bugün size küresel ve ulusal ekonomimizdeki, iş dünyamız açısından önem arz eden kritik gelişmelerden, TÜSİAD olarak büyük önem verdiğimiz 64. Hükümet Eylem Planı ile ilgili görüşlerimizden, bu çerçevede gerçekleştirdiğimiz Ankara temaslarından ve gündemimizi aşırı şekilde ele geçirmiş olan siyasi reformlar ve özgürlük alanlarına ilişkin tartışmalardan bahsedeceğim.
Ancak bu çerçeveyi sizlerle paylaşmadan önce ülkemizin güneydoğusunda süregelen çatışmalardan, terörden ve kaybettiğimiz canlarımızdan bahsetmek durumundayım.
Değerli üyeler,
Temmuz ayından beri yüzlerce güvenlik görevlimiz şehit olurken yüzlerce vatandaşımız da hayatını kaybetti. PKK terör örgütü, adına konuştuğunu iddia ettiği Kürt vatandaşlarımıza hayatı zindan etmek için her şeyi yapıyor.
Bugünden bir yıl önceye geri gidersek bölgede çözüm yoluna girildiğini, barış ve huzur ortamının sağlandığını ve hatta çözüm sürecinin ekonomik ayağına sahip çıkmak üzere bölgeye yaptığımız ziyaretleri hatırlamak ve hatırlatmak istiyorum.
Elbette, sürecin yönetimi açısından, özellikle de şeffaflığı açısından sorunlarımız olduğunu da hatırlıyorum. Buna rağmen şiddetin ve terörün geri dönülmez bir şekilde gündemden kalktığı inancımız çok yüksekti. Bugün yeniden terörle topyekün mücadele noktasına gelmiş olduğumuzu üzülerek görüyoruz.
Geriye bakmak istemiyorum; yeniden umutla ileriye bakmak istiyorum. Çatışmaların bir an önce durması, PKK’nın derhal şiddete son vermesi ve siyaset kanallarının yeniden açılarak, barışçı çözüm yoluna dönülmesi gerekir. Yüce Meclis’e tarihsel bir görev düştüğüne inanıyorum. İki gün önce Ankara’da TBMM Başkanımız’ı ziyaret ettik. Bu buluşmanın sonunda iç barışın Meclis içinde anlamlı bir uzlaşmanın sağlanmasıyla ve topluma bu ışığın yansıtılabilmesiyle mümkün olabileceğini bir kez daha gördük. Çevremizdeki ateş şiddetlenir ve çöküş hızlanırken Türkiye’nin toplumsal barışa her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.
Değerli Üyeler,
Bölgemizde, özellikle güney komşumuz Suriye’de yaşanan insanlık dramına değinmeden geçmek mümkün değil. Suriye’de süren vekalet savaşları komşumuzun toplumunu hallaç pamuğu gibi dağıttı. Sınırımızın hemen güneyinde, dünyanın en eski yerleşim birimlerinden, Halep şehrinin insanları canlarını sınırlarımıza dar atıyorlar.
Bu noktada bir tespitimi sizinle paylaşmak isterim. İltica ve göç konusu sadece uluslararası anlaşmalar, mali paketler “kendi ülkemizi mülteci akınından nasıl koruyacağız” meselesi değildir.
Göçü, Suriye örneğine bakarak sadece savaş kaynaklı bir olguya indirgemek de mümkün değildir. Savaşlardan kaçan insanların yanı sıra daha iyi ve daha özgür bir yaşam için canını hiçe sayarak gelişmiş ülkelere iltica etmeye çalışan binlerce insan söz konusu. Bu sorunun kaynaklandığı coğrafyada çözülmesi şarttır.
Geçtiğimiz yıl G20 zirvesinde ele alındığı üzere, kapsayıcılık olgusunun dünya genelinde yaygınlaştırılması, içselleştirilmesi ve ülke politikalarına yansıtılabilmesine ihtiyaç vardır. Çin yeni G20 döneminde, bu konuyu hassasiyetle ele alacağını belirtti. Takipçisi olacağız.
Değerli üyeler,
Geçtiğimiz hafta sonu TÜRKONFED’le birlikte KOBİ’ler ve Teknoloji başlıklı konferansı gerçekleştirmek üzere Hatay Antakya’daydık. Antakya ziyaretimiz ülke olarak yapmamız gereken şeyin çok yalın olduğunu bize bir kez daha hatırlattı: Farklılıklarımızdan, farklı kültür ve inançların bir arada yaşamasından kaynaklanan gücümüze ve bu mozaiğe sonuna kadar sahip çıkmalıyız. Hep birlikte el ele vererek, terörün ve kutuplaşmanın ülkemizde kökleşmiş bu kardeşlik ortamını bozmasına izin vermemeliyiz.
Değerli üyeler,
2016 yılına iktisadi açıdan maalesef artan belirsizliklerle girdik. Bu sene küresel krizin 8. Yılı ve açıkça ifade etmeliyim ki, en kötüsü geride kaldı diyebilecek durumda değiliz. Krizden bu yana küresel büyüme hızı ortalama %30 kayıpla devam ediyor. Küresel büyümenin önemli motorları olağanüstü yavaşladı...
Artık gelişmiş, gelişmekte olan ayrımı yapmamıza da gerek kalmadı. Tüm hatlarda büyüme hız kaybediyor.
Tuncay Bey de konuşmasında işaret etti, emtia fiyatlarında gözlemlenen olağanüstü düşüş ve gelişmekte olan ülkelerdeki yavaşlama, küresel ekonomiyi ve finansal piyasaları sarsmaya devam ediyor.
Küresel ekonomiyi etkileyen siyasi ve sosyolojik gelişmeler de var.
Geçtiğimiz on-onbeş yılın mucize ülkeleri, gelişmiş olsun, gelişmekte olsun kapsayıcı büyüme anlayışından uzaklaştıkça sıkıntıya düştüler. Sürdürülebilir büyümenin en önemli bloku olan orta sınıfların kazanımları erimeye başladı, gelir dağılımı her anlamda bozuldu. Kayırmacılık, kaynak israfı, yolsuzluk ve kurumsal erozyonun ne türden ekonomik ve toplumsal çalkantıları tetiklediğini izliyoruz.
Bugün yeniden kapsayıcı büyüme, sürdürülebilirlik olguları, siyasilerin gündeminde. Umut ediyoruz ki, son on yıldan alınan dersler yeni ekonomik büyüme politikalarının oluşturulmasına katkı sağlar. Nitekim sizler de biliyorsunuz, TÜSİAD’ın 2015-2016 programının ana etkinliklerini kapsayıcılık anlayışı ile ilişkilendirerek oluşturduk.
Mülteci meselesi her halde bu yüzyılın en önemli siyasi ve sosyolojik olgusu olarak tarihe geçecek. Öyle ki, Avrupa Birliği’nin bütünlüğünü sarsacak boyutlara ulaştı. Birlik üyelerinden bazılarının kurumun temel ilke ve değerlerinden ayrıldığını şaşkınlık içerisinde takip ettik. Avrupa ekonomilerinde görülen durağanlık ve işsizlik aşırı sağın yükselişine yansıdı, demokratik düzeni yıprattı. Korkarım AB değerlerini restore etmek zaman alacak. Her şeye rağmen, AB demokrasi kültürünün bu saldırıyı püskürteceğine inanıyorum.
Değerli üyeler,
Türkiye dışa açık bir ekonomi olması nedeniyle dış talep yetersizliğinden büyük zarar görüyor. Sosyal dengelerimizin korunabilmesi ve güçlendirilebilmesi için daha yüksek bir büyümeye ihtiyacımız olduğunu sıklıkla ifade ettik. Türkiye, sanayileşmesini tamamlamamış bir ülke olarak mevcut işsizlik rakamlarını en azından sabit tutabilmek için en az yüzde 5 büyümeyi yakalamak durumundadır. Bu büyümenin gerektirdiği iç tasarruf veya dış tasarrufu bulabilmek hiç de kolay değil. İçeride yatırımlar artmıyor, enerji fiyatlarındaki düşüşe rağmen cari işlemler açığımız halen riskli bir noktada.
Dolayısıyla, iki konu bizim açımızdan muazzam önem taşıyor. Birincisi, makroekonomik istikrara zarar verecek en ufak bir söylem veya tutuma müsamaha göstermemeliyiz. Bu noktada hemen ifade etmek istiyorum, göz göre göre artan enflasyonu iyi irdelemek ve bu artışa muhakkak son vermek durumundayız.
İkinci önemli konu, 64. Hükümetin Eylem Planıdır. Geçtiğimiz haftalarda önemli sayıda bakanımızı ve hemen bu hafta başında da Sayın Başbakanımızı ziyaret ederek hem makroekonomik istikrar, hem de eylem planıyla ilgili görüş alışverişinde bulunduk. İşbirliği içinde gelişmeleri yakından takip etmeye devam ediyoruz. Hükümetin reform konusunda kararlı tutumunu görmekten memnunuz. Ancak önemle belirtmek isterim ki, içinde bulunduğumuz küresel iktisadi durum eylem planının kesinlikle ve kesinlikle, etkili bir şekilde uygulanmasını zorunlu kılıyor.
Bu programın başarılı bir şekilde uygulanması halinde Türkiye, içinde bulunduğu ülke grubundan olumlu ayrışabilir, potansiyel büyümesini yakalayabilir, uluslararası kaynağın ülkeye akmasını sağlayabilir. Bunu neden söylüyorum; fırsatlar zamanında değerlendirilirse fırsattır. Türkiye’ye yatırım yapmaya hevesli ancak ülkemizden olumlu gelişmeler bekleyen potansiyel yatırımcılar var.
Küresel ekonomik koşulların düzelmesini beklemeyeceğimize göre, eylem planının etkili uygulanması hepimizin ortak sorumluluğu olmalıdır. Faaliyet raporumuzda göreceğiniz üzere, eylem planının hayata geçirilmesinde kritik öneme sahip bir dizi konu zaten TÜSİAD programında vardı.
Geçtiğimiz yıl gündeme hakim olan siyasi gelişmeler, iki seçim ve terör patlaması arasında TÜSİAD her dönemde olduğu gibi, Türkiye’nin ekonomik olarak daha etkili yeni bir platforma sıçraması için neler yapılması gerekir diye kesintisiz çalıştı. Örnek vermek gerekirse Sanayi 4.0 projemiz, büyük veri üzerine çalışmalarımız, STEM (Bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik) eğitimi üzerine yaptığımız çalışmalar, gençlik, kadın ve KOBİ projelerimiz, hep Türkiye ekonomisinin rekabet gücünü artırmak, dijital atılım yapmak için üzerinde çalıştığımız projeler. Tüm çalışmalarımızı burada tek tek sıralamayacağım. Faaliyet kitapçığımız elinizde var. Genel Sekreterimiz Zafer Yavan da sizlere bunu detaylı bir şekilde sunacak.
Değerli üyeler,
Neredeyse 10 yıldır süren küresel kriz 20. yüzyılda oluşturulmuş özgürlükçü demokratik değerleri zedeler noktaya geldi. Eğer dünya yeniden özgürlükçü demokratik değerlere dönüş istikametinde hareket etmez ise aslında ekonomik krizden çıkmak daha zorlaşacak. Yeni iktisadi düzende kapsayıcı büyüme ve yenilikçi rekabet, özgürlükçü, demokratik bir yapıyı, şeffaf, hesap verebilir bir hukuk devletini gerektirmektedir.
Bu noktadan Türkiye’ye bakmak istiyorum. Toplumda yargıya güven yeterli değil. Maalesef kimse aksini iddia da etmiyor. Yargı bağımsızlığının ve yargıya güvenin zayıfladığı, hukukun öngörülebilir olmadığı bir ülkede elde edilen ekonomik başarıları sürdürebilmek mümkün değildir.
Konuşmamın içinde sizlerle paylaştığım makroekonomik istikrar ve eylem planının etkili uygulanması, eğer meclisi ile, hükümeti ile, sivil toplum örgütleri ile, iş dünyası örgütleri ile özgürlük ve hukuk açığını kapatmak için çaba sarf etmezsek anlamını yitirecektir.
Bunca yıllık demokrasi deneyiminin ardından ifade ve düşünce özgürlüğünün hala tartışılmasından huzursuzluk duyuyorum. Demokrasinin temel dinamiği olan ifade özgürlüğüne yönelik yaygın tahammülsüzlüğü süratle aşmalıyız. Yoksa bu tahammülsüzlük toplumu ve geleceğimizi köreltecektir. Şiddete çağrı olmadıkça çok seslilikten korkmamalıyız. Bir düşünün, çok sesli olmayan bir toplumda, yeni anayasa nasıl tartışılabilir, AB uyumu nasıl müzakere edilebilir, bölgesel kalkınma nasıl tartışılacak, sormak isterim.
Son olarak üzerine titrememiz gereken laiklik ilkesine değinmek isterim. Özgürlükçü laiklik anlayışı, bireyselleşmenin temelini oluşturur. Bu temel üzerinde bilimsel düşünce, inisiyatif alma, sorgulama, araştırma olguları yükselir. Nitelikli eğitim yoluyla elde edeceğimiz bu özellikler toplumun gelişmişliğinin olmazsa olmazlarıdır. Biz yetişkinlerin sorumluluğu elde edilen kazanımları artırarak yeni nesillere devretmektir. Bunu yapmazsak insanlık, yurttaşlık görevimizi ve gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzu yerine getirmemiş oluruz.
Gerek yeni Anayasa’nın yaratacağı heyecan ve umut, gerekse AB normlarında özgürlüklerin genişletilmesi için yapılacak düzenlemelerle Türkiye’nin müreffeh ve huzurlu geleceğine yöneleceğine inanıyoruz.
Sevgili Üyeler,
Bunu başarabilecek birikime, bilgiye ama hepsinden önemlisi inanca ve enerjiye sahibiz.
Katılımınız için teşekkür eder hepinize yönetim kurulum adına saygılarımı sunarım.
Sayın Başkan, Sayın Divan, TÜSİAD’ın Değerli Üyeleri, Sayın Basın Mensupları,
TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanlık Divanı adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime başlamadan önce böylesine genç bir yaşta kaybettiğimiz, çok sevdiğimiz dostumuz Mustafa Koç’u rahmetle anıyorum. Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal kalkınmasına çok büyük hizmetleri bulunmuş, TÜSİAD ve birçok sivil toplum kuruluşuna olağanüstü katkılar yapmış olan bu değerli dostumuzu, her zaman şükran ve minnetle hatırlayacağız. Bu kürsüden konuşurken gözlerimiz onu arayacak. Geride bıraktığı boşluğa, yüzünden hiç eksiltmediği gülümsemesinin anısı ile bakacağız.
Değerli konuklar,
Aralık ayında yaptığımız Yüksek İstişare Konseyi toplantımızda içinde olduğumuz dönemde ekonomik ve jeopolitik gelişmelerdeki baş döndürücü hıza dikkat çekmiştim. Bugün de konuşmama aynı vurgu ile başlamak istiyorum. Çünkü bir çoklu kriz sürecinden geçiyoruz. Dünya ekonomik ve siyaset sahnesinde meydana gelen değişimler adeta tektonik tabakaların yer değiştirmesini hatırlatıyor. Risklerin çok iyi yönetilmesini gerektiren bir süreçteyiz.
Bu kadar köklü değişimler yaşanıyorken nasıl karar vereceğiz, nasıl karar aldığımızdan emin olacağız?
Her şeyden önce istişare mekanizmasını daha fazla işletmek gerekecek.
Değişim bu kadar hızlı ve farklı alanlara yayılıyorsa, bir tek kişinin ya da grubun, ekonomiden siyasete, teknolojiden küresel ısınmaya, jeopolitik risklerden toplumsal olaylara, tüm bu değişim alanlarını takip ederek doğru sonuca ulaşması mümkün değil. Etrafımızı kuşatan karmaşayı ve değişimi doğru okumak ve farklı ihtimalleri tartmak için resme değişik bakış açılarından bakmaya ihtiyaç var. Süre giden değişimlerin farklı veçhelerinden haberdar olmak, sosyal ve siyasi değişimin yönünü anlamak için farklı kesimlere kulak vermek gerekiyor.
İfade özgürlüğü ve farklı görüşlere saygı çerçevesinde eleştirilerin dile getiriliyor ve sorunların tartışılıyor olması, “her kafadan bir ses çıkıyor”, “istikrar yok” ve ”ülke kötü yönetiliyor” anlamına gelmez. Mevcut sorunların hiç tartışılmadığı, hiçbir eleştirinin duyulmadığı bir toplum, temel meseleler konusunda büyük bir “toplumsal uzlaşmanın olduğu”, “istikrarın hüküm sürdüğü” ve “iyi yönetilen” bir toplum gibi görünebilir. Oysa böyle değildir. Sorunların açıkça ve geniş bir katılımla tartışıldığı toplumlar sağlıklıdır. Tartışmanın, eleştirinin baskılandığı toplumlar sağlıksızdır.
Sorunların açıkça tartışılmadığı durumlarda görülen suni istikrar ve güven ortamı tehlikelidir. Size 2 örnek vermek istiyorum:
Mesela 2008 krizinden önce finansal piyasaların performansı konusunda muazzam bir güven vardı. Konut sektörü kaynaklı menkul kıymetler herkesin yüzünü güldürüyor, dışında kalanlarda pişmanlık uyandırıyordu. Ama tüm o karmaşık enstrümanların arka planında ne olduğunu, hesaplamalarının nasıl yapıldığını, risklerin ne olduğunu kimse tam olarak bilemiyordu. Yüksek kazançlar devam ettiği sürece kimse bu sistemin nasıl yönetildiğini umursamıyordu. Öyle karmaşık ve şeffaflıktan uzak devasa bir sistem ortaya çıkmıştı ki dünyanın en büyük bankalarının yöneticileri bile durumu layıkıyla değerlendiremiyordu. Sadece bankacılar değil, ekonomi profesörleri, hatta IMF ve ABD Merkez Bankası bile ekonominin son derece sağlıklı olduğunu söylüyorlardı. Çünkü herkes gerçekliğin sadece bir parçasını bilebiliyordu.
Bir başka örnek olarak Çin’i verebiliriz. Son yıllarda Çin tüm dünyanın gıpta ile baktığı bir performansa sahipken bugün tüm dünyayı etkileyen bir yavaşlama içinde. Eski IMF başekonomisti olan Harvard profesörü Rogoff, Çin’de her şeyin iyi gittiğinin söylenmesi için büyük bir propagandanın yapıldığını ve bu nedenle Çin’deki gelişmeler konusunda şüpheci olduğunu söylüyor. Çin’deki gerilemenin gerçek boyutlarını, niye ve nasıl olduğunu ve ne yapmak gerektiğini kimse bilemiyor ve bu çok büyük bir tedirginlik yaratıyor.
Önümüzdeki günlerin taşıdığı riskleri, gerilim ve çatışma kaynaklarını iyi değerlendirmek ülkemiz için de çok önemli.
Dünya ekonomisinde büyük bir felaket yaşanmayacak olsa bile, hepimiz biliyoruz ki riskler çok fazla. Küresel piyasalardaki sert dalgalanmalar devam edecek. Uluslararası yatırımcılarda ciddi bir tedirginlik olduğu ve herkesin beklemeye geçtiği görülüyor. Türkiye’de de ulusal yatırımlar artmıyor, yurtdışına sermaye çıkışı yaşanıyor.
Bu kaotik ortamlarda neler yapılabileceği konusunda sihirli bir reçete yok. Küresel ekonomiden kaynaklanan sıkıntılar ve jeopolitik riskler karşısında yapılması gereken en önemli şey içerideki temelleri sağlamlaştırmak. Bu hem ekonomik, hem de sosyal ve siyasi temeller.
Dünya krizler tarihinden elde ettiğimiz tecrübe, asla “bu sefer farklı” dememek gerektiği. Tüm krizlerin ortak özelliği, yöneticilerin ekonomiye “bu sefer farklı” diyerek yaklaşmasıdır. Her zaman için ekonomik temellerin sağlam olmasına dikkat etmek gerekir. Bu çok basit ama çok temel bir bilgidir. 3 şeyin azı iyidir: enflasyon, borç düzeyi ve cari açık. İçeride tasarrufların düştüğü, güven sorunları nedeniyle dış kaynak sorunlarının ağırlaştığı, büyümenin yavaşladığı, enflasyonun arttığı bir ortam ekonomik temellerde zafiyete işaret eder. Bu zafiyet piyasa ekonomisinin temel ilkelerinden ayrılarak çözülemez; tam tersine sorunlar ağırlaşır.
Dünya krizler tarihinden elde ettiğimiz bir başka tecrübe de ekonomik krizlerle siyasi krizlerin hep el ele gitmesidir. Demek ki, krizlerden korunma reçetemize, iyi yönetişim, hukuk sisteminin tarafsız, adil ve etkin işlemesi, ifade özgürlüğü, makroekonomik politikada esneklik; etkin risk yönetimi başlıklarını da eklemeliyiz.
Uzun vadede büyüme, para politikası ile Merkez bankasının faizleri suni olarak düşürmesiyle sağlanmaz. Güçlü bir ekonomi için aslolan üretimdir. Hele Türkiye gibi 80 milyonluk bir ülke için kalıcı ve sürdürülebilir büyüme sanayiden geçer. Üretim sektörlerinin gelişmesinin önündeki engelleri tek tek belirleyip ortadan kaldırmak, yatırım ortamını iyileştirmek gerekir.
Yatırım ortamının iyileştirilmesi ve yapısal reformlar hükümetimizin de gündeminde.
Bugün Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Şimşek onur konuğumuz. Dünya ve Türkiye ekonomisindeki gelişmeler konusunda en yetkin değerlendirmeleri kendisinden dinleyeceğiz. Sayın Mehmet Şimşek, Londra’da yatırımcılarla yaptığı görüşmeleri değerlendirirken Türkiye’nin hikayesinin çerçevesinin çok iyi olduğunu ancak yatırımcıların bekle-gör politikası içinde olduğunu ve reformların yaşama geçmesi halinde Türkiye’ye çok kritik bir itimat ve kaynak akışı olabildiğini belirtmişti. Sayın Başbakan Yardımcısı bir de nitelik konusunda geri kaldığımız vurgusu yapmış ve eğitimin niteliği örneğini vermişti.
Eğer zengin ve mutlu insanlar ülkesi olacaksak bu vurgular çok önemli. Türkiye bugün ekonomik büyüklük olarak 17. sırada ama Birleşmiş Milletlerin İnsani Kalkınma Endeksi’ne göre maalesef 90. sırada. OECD tarafından derlenen Daha İyi Yaşam sıralamalarında da Türkiye, barınma koşulları, iş-yaşam dengesi, mutluluk, sağlık, güvenlik, çevre gibi göstergelerde maalesef hep alt sıralarda yer alıyor. Kadın-erkek eşitliğinde, Küresel Cinsiyet Uçurumu raporuna göre Türkiye 136 ülke arasında 120. sırada.
Türkiye’nin geleceğin ekonomisine uyum sağlayabilmesi için Ar-Ge ve inovasyon kapasitesini geliştirmesi ve bunun için de eğitimde nicel değil nitel bir sıçrama yapması gerekiyor. Çok yakında açıklanan Küresel İnovasyon Endeksi’ne göre, Türkiye incelenen 141 ülke arasında maalesef 58. sırada. Bu endeksin alt kırılımı da ilginç. Ar-Ge harcamaları, iç piyasada rekabet gibi göstergelerde performans iyi iken, siyasi istikrar, GSYH’dan eğitime ayrılan kaynaklar, mikro finans gibi göstergelerdeki düşük performans genel sıralamayı aşağı çekiyor.
Bu göstergeler ekonomik temellerdeki sıkıntıları gözler önüne seriyor. Diliyoruz ki hükümet programında önemli bir yer tutan yapısal reformlarda süratle mesafe alınır.
Türkiye’nin ekonomik ve siyasi temellerinin güçlendirilmesi çerçevesinde son zamanlarda Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden canlandırılmasını çok önemli buluyoruz. Türkiye-AB ilişkilerinin güçlendirilmesinin, bölgemizi saran yangına, belirsizlik ve karmaşaya karşı çok etkili bir savunma olduğunu düşünüyoruz. Türkiye Ortadoğu’da, halkının çok büyük bir bölümü Müslüman olan bir ülke. Fakat Türkiye yönünü batıya çevirmiş bir ülke. Türkiye’nin AB üyeliği, bölgede istikrarın sağlanmasına da büyük katkı yapar.
Ortadoğu’daki ülkelerle tarihi ve kültürel yakınlığımız, dostluğumuz ve karşılıklı güven ilişkimiz, bu ülkelerin küresel ekonomik sisteme entegrasyonunda Türkiye’yi ve girişimcilerimizi çok ayrıcalıklı bir konuma getiriyor. AB üyesi bir Türkiye’nin bölgedeki ülkelerle enerjide, sanayide, inşaatta ve diğer tüm sektörlerde kuracağı işbirlikleri, Ortadoğu ülkeleri, Türkiye ve Avrupa ekonomilerine inanılmaz fırsatlar açacaktır.
Ancak gündemimizi bu fırsatlar değil, gerilimler ve tartışmalar dolduruyor.
Doğu ve güneydoğuda devam eden terör hepimizin içini acıtıyor. Her gün gelen asker, polis, sivil ölümleri toplumda derin yaralar açıyor. Terörün önlenmesi, kamu düzeninin sağlanması şart. Fakat asayiş ve ekonomik önlemlerin yanı sıra, birliğimizi, bütünlüğümüzü pekiştirecek önlemler de gerekiyor. Terörün yol açtığı en büyük sorun hiç şüphesiz can kayıpları. Bu can kayıplarının yanında söylemeye dilim varmıyor ama terör yatırım ortamını da zehirliyor ve zaten zayıf seyreden ekonomik performansı aşağı çekiyor.
Bir kez daha altını çizmek isterim ki, içinden geçmekte olduğumuz koşullar altında, kim olursa olsun, herhangi bir iktidarın, bütün bu karmaşa ve belirsizliklerle tek başına mücadele edebilmesi, bütün bunların üstesinden gelebilmesi mümkün değil.
Etrafımızı sarmış olan çoklu kriz ortamı karşısında ülke olarak kendi içimizde güçlü olmamız, birlik ve beraberlik sağlamamız lazım. Toplum olarak bölünürsek bu sorunlarla mücadele edemeyiz. Etrafımızda kaos varken, içeride kaosa düşmeyelim.
Ölen bir çocuğa kimin demeden beraber üzülelim. Çocuk öldüren her kör kurşunu kimin tabancasından çıkarsa çıksın beraber lanetleyelim. Kutuplaşmayı ret edip birbirimizi önyargısız dinleyelim. Bu kaos ortamının üstesinden ancak böyle gelebiliriz.
Türkiye’yi 80 milyonuyla mutlu, zengin ve adil bir toplum yapacak asgari müştereklerde birleşmeliyiz. Bunun yolu özgür bir tartışma ortamında şekillenecek yeni bir toplumsal sözleşmeden, yani yeni bir anayasadan geçiyor.
Bu topraklarda adaleti, refahı ve huzuru baki kılmak için asgari müştereklerimizin ne olduğunu ifade özgürlüğüne saygı çerçevesinde etraflıca konuşup, tartışalım. İfade özgürlüğü bize yeni anayasanın yolunu açsın, yeni anayasa hukuk sistemine güveni tazelesin. Bu güven tüm yatırım ortamına yansısın, duran yatırımlar yeniden canlansın. Yeni anayasa son zamanlarda hız kazanan AB üyelik sürecini kolaylaştırsın.
Dünyayı ve bölgemizi saran belirsizlik ve kaos karşısında yeni anayasa istikrarı ve güveni temsil etsin. Çocuklarımıza barış, huzur ve refah içinde, birlikte ve beraberce yaşayacakları bir gelecek bırakalım.
Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi bir kez daha saygıyla selamlıyor, beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.
TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symes’in "BÜYÜYEN KOBİ’ler” Toplantısı Açılış Konuşması
Sayın Valim, Belediye Başkanım, Değerli Başkanlar, Sevgili Basın Mensupları, Sevgili Hataylılar ve Antakyalılar,
Sizleri şahsım ve TÜSİAD Yönetim Kurulu adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
TÜSİAD İş Fikri Olan Gençlerin Yanında!
TÜSİAD’ın iş fikri yarışması olan “TÜSİAD Bu Gençlikte İŞ Var!”ın 2015-2016 dönemi kapsamında ön elemeyi geçerek online eğitime katılan ve iş modellerini oluşturarak bu süreci de başarıyla tamamlayan 27 ekibin buluştuğu Eğitim Kampı, 13 Şubat 2016 günü sona erdi. Kamp sonucunda seçilen ekipler TÜSİAD Üye Rehberleri ile eşleşerek önümüzdeki iki ay boyunca fikirlerini beraber geliştirme ve iş planlarını hazırlama fırsatını yakaladı.
1 Mayıs 2016’dan itibaren yürürlüğe girecek yeni AB Gümrük Kodu, üye devletlerin dış ticaret ve gümrük işlemlerine önemli değişiklikler getirecek.
“TÜSİAD Bu Gençlikte İş Var!” Yarışması'nın 2015-2016 Dönemi Girişimcilik Kampı Başladı!
TÜSİAD’ın iş fikri yarışması olan “TÜSİAD Bu Gençlikte İŞ Var!”ın 2015-2016 dönemi kapsamında ön elemeyi geçerek online eğitime katılan ve bu süreci de iş modellerini oluşturarak başarıyla tamamlayan 28 ekibin buluştuğu Eğitim Kampı, 11 Şubat 2016 günü (dün) başladı. Koç Üniversitesi’nde gerçekleştirilen kampta alanında uzman pek çok eğitmenden ve iş insanından girişimciliğe dair eğitim alan ekipler, 13 Şubat 2016 günü eşleşecekleri TÜSİAD Üye Rehberleri ile birlikte iki ay boyunca fikirlerini geliştirme ve iş planı hazırlama imkanı elde edecekler.


























